KARA TAHTADAN DOĞAN CUMHURİYET: BİR MİLLETİ YENİDEN YAZAN ÖĞRETMENLER
Cumhuriyet ilan edildiğinde genç ülkenin elinde ne yeterli fabrika vardı, ne dolu bir hazine… Ama asıl yokluk başka yerdeydi: Nüfusun yüzde doksanı okuma yazma bilmiyordu. On altı milyonluk ülkenin on iki milyonu köylerde yaşıyor, kırk bin köye karşılık yalnızca altı bin öğretmen düşüyordu…
Askeri zafer kazanılmıştı; ama Mustafa Kemal biliyordu ki süngüyle alınan bir ülke, ancak kalemle ayakta tutulabilirdi. Bu yüzden Cumhuriyet’in ilk büyük seferberliği bir “irfan ordusu” kurmak oldu…
İlk adım 1924’te geldi: Tevhid-i Tedrisat… Medresesi ayrı, azınlık okulu ayrı, yabancı mektebi ayrı telden çalan; her biri farklı bir dünya görüşüne göre insan yetiştiren o çok başlı yapı tek çatı altında toplandı. Eğitim artık tek bir hedefe bakacaktı: Çağdaş, laik, bilimsel düşünen bir nesil…
Sonra 1928… Harf Devrimi ve ardından Millet Mektepleri… Bu kez sıralara yalnızca çocuklar değil; onlu yaşlardan altısından kırklarına, tarladan dönen köylüsü, tezgâh başındaki esnafı da oturdu. Ve tarih, bir devlet başkanının elinde tebeşirle kara tahtanın başına geçtiğine tanıklık etti… O gün “Başöğretmen” unvanı bir protokol payesi değil, bir yol haritasıydı…
Bu seferberliğin kadrosu da sıradan bürokratlardan oluşmuyordu…
Biri Dr. Reşit Galip’ti mesela… Cephelerde gönüllü savaşmış bir hekim, Köycüler Cemiyeti’nin kurucusu, sonra Millî Eğitim Bakanı… Dolmabahçe sofrasında Atatürk’ün “Ölçülü konuşun” uyarısına karşı “Devrimleri korumak için sizden izin istemiyorum… Burası sizin değil, milletin sofrasıdır.” diyebilecek kadar gözü kara bir fikir fedaisi… 1933’te Darülfünun’u kapatıp modern İstanbul Üniversitesi’ni kuran, Nazi zulmünden kaçan dünya çapındaki bilim insanlarına kapıyı açan da oydu. Ve 23 Nisan sabahı üç kızına söylediği sözler, kâğıda dökülüp Çankaya’ya çıktığında, kuşakların ezberine yerleşecek olan “Andımız” doğdu…
Bir diğeri Hasan Âli Yücel’di… Atatürk’ün sofrasında “Sıfır nedir?” sorusuna “Sıfır, yok demek değildir efendim… Bir rakamın sağına geldiğinde onu on kat büyütür” diye karşılık veren genç felsefeci… Yıllar sonra bakan olduğunda, o sıfırı milletin sağına koydu. Kurduğu Tercüme Bürosu’nda Nurullah Ataç’tan Sabahattin Ali’ye dönemin en parlak kalemleri bir araya geldi; Platon’dan Dostoyevski’ye yüzlerce dünya klasiği Türkçeye kazandırıldı… O hız ve nitelik, Türk yayıncılık tarihinde bir daha yakalanamadı. Yücel’in inancı basitti: Bir millet, ancak dünyanın büyük fikirlerini kendi dilinde okuyabildiği gün özgürleşir…
Ve bu aydınlanma hamlesinin en cesur deneyi: Köy Enstitüleri…
Hasan Âli Yücel ile “Tonguç Baba” lakaplı İsmail Hakkı Tonguç’un elinde şekillenen bu model, dünyada eşi az görülen bir felsefeye dayanıyordu: Üretim içinde eğitim, eğitim içinde üretim… Öğrenciler Hasanoğlan’da kendi dersliklerini, kendi yatakhanelerini taş taşıyarak kendileri inşa ettiler… Sabah tarlada, öğleden sonra Shakespeare sahnesinde, akşam keman ya da bağlama başındaydılar. Âşık Veysel enstitüleri dolaşıp saz dersi veriyor; yılda en az yirmi beş dünya klasiği okuyan köy çocukları, Moliere ve Gogol oynuyordu… Her cumartesi kurulan serbest tartışma toplantılarında okul müdürü bile eleştiriden muaf değildi. Demokrasi, o çocuklara ders kitabından değil, yaşayarak öğretiliyordu…
İşte tam da bu yüzden rahatsızlık yarattılar…
Okuyan köylü, ağanın eşeği olmayı reddediyordu çünkü… Karalama kampanyaları birbirini izledi; kimine göre buralar “ahlaksızlık yuvası”, kimine göre “komünist ocağı”ydı… Meclisteki toprak ağası vekiller baskıyı artırdı; Van’ın ağa kökenli vekili Kinyas Kartal, yıllar sonra anılarında oy pazarlığını açıkça itiraf edecekti. Önce Yücel görevden uzaklaştırıldı, sonra kızlarla erkekler ayrıldı, tartışma saatleri kaldırıldı, klasikler raflardan indirildi… 1954’te de enstitülerin adı ve ruhu tamamen tasfiye edildi. Binalar ayaktaydı belki; ama içindeki fikir çoktan söndürülmüştü…
Peki Atatürk’ün gözündeki o “yeni gençlik” neydi?
Ne bir ideolojinin ezbercisi, ne bir liderin alkışçısı… Sorgulayan, üreten, dünya klasiklerini okuyup kendi türküsünü söyleyebilen; keman ile bağlamayı aynı masada buluşturabilen, dogmadan arınmış özgür bireyler… “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bir nesil… Köylünün “milletin efendisi” olacağı; kimsenin kimsenin eşeği olmayacağı bir ülke…
Ama tarih boşluk sevmez…
Enstitüler kapatıldığında, taşradan çıkıp okumak isteyen yoksul ve muhafazakâr ailelerin çocukları için devasa bir boşluk doğdu: Yurt yoktu, burs yoktu, dershane parası yoktu… Devletin çekildiği o alanı, “hayır” görünümlü yapılar doldurdu. Kimi samimi bir hizmet derdindeydi belki; ama içlerinden biri, o boşluğu bambaşka bir hesabın lokomotifi yaptı…
Fetullah Gülen’in yapılanması, daha 1960’ların sonunda İzmir’de “himmet” paralarıyla açılan öğrenci evleriyle işe başladı… “Işık evleri” denilen bu hücreler, Anadolu’nun zeki ve temiz çocuklarını devşirmenin ilk basamağıydı. Sonra dershaneler geldi… Sınav sisteminin yarattığı çaresizlik, bu yapı için bir “insan kaynakları ofisi”ne dönüştü: Parlak çocuklar tespit edildi, burslarla bağlandı, aileler minnetle borçlandırıldı… Dershaneler ve kitap satışları aynı zamanda yasal görünümlü dev bir finans çarkıydı.
İddianamelere ve itirafçı beyanlarına yansıyan tablo ise eğitim faaliyetinden çok bir istihbarat operasyonunu andırıyor… Çocuklar daha ortaokul çağında profillendi; “vasıflı” görülenler askeri okullara ve polis akademilerine yönlendirildi. Kod adlar verildi, gizlilik yeminleri ettirildi; dikkat çekmemek için ima ile namaz, teyemmüm, hücre tipi buluşmalar öğretildi… Ve en ağırı: Sınav soruları çalınıp kendi öğrencilerine dağıtıldı!.. Enstitülerin yıkamadığı liyakat düzenini, bu kez bir örgüt içeriden çökertti…
Devlet ilk büyük hamlesini darbeden yıllar önce yaptı… 2013 sonunda gündeme gelen ve 2014’te yasalaşan dershanelerin kapatılması kararı, örgütle devlet arasındaki örtülü savaşı resmî hâle getiren ilk açık cepheydi. İnsan devşirme ve finans damarı kesilen, ardından yargı ve emniyetteki kadrolaşması adım adım sökülmeye başlanan yapı, köşeye sıkıştıkça maskesini indirdi…
Ve kırk yıllık sızmanın vardığı son durak: 15 Temmuz 2016 gecesi, milletin uçaklarıyla milletin üzerine bomba yağdıran bir ihanet… O gece darbeyi püskürten şey sokağa dökülen millet ve ordu içindeki vatansever subayların direnişiydi… O direniş, örgütün “yenilmez ve her şeye kadir” olduğu illüzyonunu bir gecede paramparça etti.
Sonrası, sabırlı bir temizlik oldu… ByLock yazışmaları ve ankesör aramalarıyla kadrolar iğneyle kuyu kazar gibi deşifre edildi; bürokrasiye sızmış ne varsa tek tek ayıklandı… Elebaşının 2024’te sürgünde ölümüyle de bu karanlık hikâyenin defteri fiilen kapandı.
Şimdi başa dönelim ve şu soruyu soralım: Köy Enstitüleri ile FETÖ’nün hikâyesi neden aynı yazıda?
Çünkü ikisi de aynı gerçeğin iki yüzü: Eğitim, bir milletin en kıymetli hazinesidir ve o alanı kim doldurursa, geleceği o yazar… Devlet köy enstitülerini kapayıp kara tahtayı bıraktığında, tebeşiri başkaları aldı. Enstitülerde eleştirmeyi öğrenen çocukların yerini, ışık evlerinde sorgulamamayı öğrenen çocuklar aldı… Fark, binalarda değil, felsefedeydi: Biri özgür birey yetiştiriyordu, öteki itaatkâr militan…
bugün 15 Temmuz… O ihanet gecesinin üzerinden tam on yıl geçti. Bu süreçte FETÖ’ye karşı kararlılıkla mücadele eden devlet büyüklerimizin ve demokrasisine sahip çıkmak için tankın önüne yatan bu milletin Demokrasi ve Millî Birlik Günü kutlu olsun… Şehitlerimize rahmet, gazilerimize minnetle…