Gündelik hayatın akışında attığımız adımları, savunduğumuz fikirleri, yaptığımız tercihleri tamamen kendi özgür irademizin, rafine mantığımızın bir ürünü zannederiz. Oysa tarihin ve modern dünyanın perdesini biraz araladığımızda, o çok güvendiğimiz “bireysel seçimlerimizin” arkasında devasa birer toplum mühendisliği, ekonomik çıkar ağları ve psikolojik mekanizmalar çalıştığını görürüz. Çünkü kitleleri yönetmenin en kusursuz yolu onlara zincir vurmak değil; zincirlerini birer “özgürlük sembolü” olarak pazarlamaktır.
20. yüzyılın başında tütün endüstrisinin önünde aşılması gereken toplumsal bir bariyer vardı: Kadınların kamusal alanda sigara içmesi ayıplanıyor, sigara içmek “erkek işi” sayılıyordu. Endüstri, modern halkla ilişkilerin kurucusu ve Sigmund Freud’un yeğeni Edward Bernays’le çalışmaya başladı. Amcasının psikanaliz teorilerine hâkim olan Bernays, insanın rasyonel bir varlık olmadığını; bilinçdışı motivasyonlarla, dürtülerle ve arzularla yönlendirilebileceğini çok iyi biliyordu. 1929 New York Paskalya geçidinde Bernays, bir grup kadına kamusal alanda sigara yaktırdı ve bu eylemi basına tek bir vurucu sloganla servis etti: “Torches of Freedom” (Özgürlük Meşaleleri). O gün orada yürüyen kadınlar, ataerkil düzene meydan okuduklarını, eşitlik ve özgürlük talep ettiklerini düşünüyorlardı. Güya kendi iradeleriyle radikal bir eylem içindeydiler. Oysa gerçekte, tütün şirketlerinin kâr marjını katlamak için kurgulanmış birer figürandılar. Bernays sigarayı bir meta olmaktan çıkarmış; onu politik ve toplumsal bir “özgürlük” anlatısının içine yerleştirmişti. Kimse zorlanmadı, kimse açıkça kandırılmadı. Yönlendirme, en kutsal söylem üzerinden yapıldı…
Peki, bu sistem modern dünyada nasıl bu kadar güzel işliyor? Cevap, sosyolog Robert Ezra Park’ın o hayati ayrımında gizli: Halk ve Kitle… Halk; kendi bireyselliğini koruyan, eleştirel düşünebilen, farklı fikirleri çarpıştırarak mantıklı bir kamuoyu oluşturan bireyler topluluğudur. Kitle ise bireyin kendi bilincini, mantık süzgecini ve özgün dürtülerini kaybederek kolektif bir iradeye teslim olduğu ilkel bir yapıdır. Eleştirel düşünce köreldiği için kalabalıkları manipüle etmek son derece kolaydır. Propagandanın nihai amacı da işte budur: Halkı eritip, güdülere açık bir “kitle” yaratmak. Walter Lippmann’ın belirttiği gibi; gerçek hayat sıradan kitleler için çok karmaşıktır. Bu yüzden yönetici sınıflar medyayı bir kapı bekçisi gibi kullanmalı, hayatı stereotiplerle karikatürize edip halkın önüne koymalıdır. Bireysel bilincini kaybeden kitle, önüne konan bu şablonları kendi özgün fikri zanneder. Akşamları televizyon karşısına geçip izlediğimiz o interaktif tartışma programları tam olarak bu yüzden vardır. Sizin adınıza sorulacak soruları sorarlar, sizin adınıza tartışırlar, sizin adınıza bir senteze varırlar. Siz ekrandaki figürlerle tek taraflı bir bağ kurup rasyonel süzgecinizi devre dışı bırakırken, birileri “üçüncü kişi tekniğiyle” zihninize bir fikri eker. Sabah uyandığınızda o fikri kendi deneyimlerinizle ulaştığınız bir sonuç sanırsınız…
Günümüze geldiğimizde ise bu manipülasyon tekniklerinin artık televizyon ekranlarından cebimizdeki akıllı telefonlara, sosyal medya algoritmalarına sızdığını görüyoruz… Sosyal medya, modern insanın biyolojik ödül ve dopamin mekanizmasını tamamen ele geçirmiş durumda. Bugün her bir “beğeni” veya onaylanma arzusu, bireyi narsizmin batağına saplıyor. İnsanlar dijital dünyada sadece en mutlu, en kusursuz anlarını paylaşarak yapay bir gerçeklik illüzyonu üretiyorlar. Başkalarının bu kusursuz “vitrin” hayatlarını izleyen birey ise kendi sıradan hayatından nefret etmeye, sürekli bir yetersizlik ve mutsuzluk hissiyle yaşamaya başlıyor. Hatta daha fazla izlenmek ve etkileşim almak uğruna ahlaki, kültürel ve insani değerler feda ediliyor. Rezil olmanın dahi bir şöhret basamağı sayıldığı bu yeni düzende, derin dostlukların yerini ekrandan ekrana yürüyen yüzeysel bağlar alıyor. Eğer bu yapay gerçekliğe itiraz edecek olursanız, devreye Elisabeth Noelle-Neumann’ın “Suskunluk Sarmalı” teorisi giriyor. Toplumun ya da medyanın dikte ettiği genel geçer düşüncenin aksine aykırı bir fikre sahipseniz, dışlanma korkusuyla susmayı seçiyorsunuz. Medya ve sosyal medya algoritmaları, alternatif fikirlere yer vermeyerek muhalif düşünen kişiye “sen yalnızsın ve azınlıktasın” illüzyonunu yaşatıyor; böylece milyonlarca insan aynı anda sussun diye devasa bir sarmal yaratılıyor. Kendi özgür dünyamızı kurduğumuzu sandığımız dijital evren, bizi zihinsel olarak köleleştiren modern bir kafese dönüşüyor.
Aynı durumu bugün güzellik algısında da çok net biçimde görüyoruz. Dünya, herkesin giderek birbirine benzediği bir noktaya gidiyor. Aynı estetik müdahaleler, aynı botoks, aynı “ideal” vücut ölçüleri… İlk bakışta bu da tıpkı diğerleri gibi özgür bir seçim sanılıyor; çünkü insanlar bunu kendilerini değiştirmek, daha güzel hissetmek için yaptıklarını, para harcayarak kendilerini güzelleştirdiklerini düşünüyorlar. Oysa özgür irade gibi görünen bu tercih de sonuçta tek tipleşmeyle sonuçlanıyor. Başkaları, sizin kendinizi güzel hissetmenizde bile belirleyici hâle geliyor; siz kendinizi güzel hissetmek için, farkında olmadan mevcut dünya düzenindeki herkese benziyorsunuz. Yani “ben böyle güzelim” dediğiniz an bile, o güzelliğin ölçütünü size kimin dikte ettiğini sormak gerekiyor.
Bu mekanizmanın belki de en sinsi yansıması, sosyal medyanın adalet sağladığı yanılgısında karşımıza çıkıyor. Toplumda bir mesele yoğun şekilde paylaşıldığında, “ben de geri kalmayayım, ben de paylaşayım” diyerek olayın gerçekliğini teyit etme zahmetine bile girmeyen pek çok kişi görüyorum. Oysa sosyal medya, adalet duygusunu görünür kılabilir; fakat doğrulanmamış bilgi, örgütlü linç ve algoritmik yönlendirme nedeniyle kolaylıkla manipüle edilebildiği için tek başına kalıcı ve kurumsal bir adalet zemini oluşturamaz. Adaletsizliği gerçekten gidermek isteyenler için doğru adres, nihayetinde hukuk kurumlarıdır.
Benzer bir savruluşu gündelik hayatın giderek siyasal refleksler etrafında şekillenmesinde de gözlemliyorum. Türkiye’de neredeyse her mesele, doğrudan ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin, hızla siyasal bir pozisyon alma zorunluluğuna dönüşebiliyor. Bu durum, bireyin kendi gelişimine, mesleki üretimine, kültürel derinliğine ve kişisel sorumluluğuna ayırması gereken alanı daraltıyor. Gençler olarak daha güzel yarınları inşa edebilmek için yalnızca siyasal tartışmalara yaslanmak yerine, önce kendimizi geliştirmemiz; bilgiyle, emekle ve üretimle güçlenmemiz gerektiğine inanıyorum.
Sözün özü; tarih bize özgürlüğün her zaman yaşanan bir gerçeklik olmadığını, bazen yalnızca çok iyi pazarlanmış, parlatılmış bir fikirden ibaret olduğunu gösteriyor. İnteraktif propagandanın en güçlü noktası, kalabalıklar toplamaya gerek duymadan, ekran başındaki bireyin mantıksal düşüncesini devre dışı bırakmasıdır. Eğer bir gün savunduğunuz bir düşünceden, durduğunuz bir çizgiden dolayı sistemin ekranları tarafından yalnızlaştırıldığınızı hissederseniz, gerçekte yalnız değilsiniz… Modern dünyada gerçek özgürlüğün anahtarı başkasının sizin adınıza düşünmesine müsaade etmemek ve güdüsel hareket eden “kalabalığın” içinde erimemektir…