Turktime
Tunacan Tuna

Atatürk'ün Sofya'daki 440 Gününün Sessiz Hikâyesi

3 Haziran 2026 Çarşamba
Facebook'ta Paylaş
X'te Paylaş
Linkedin'de Paylaş
Whatsapp'ta Paylaş
E-posta ile Paylaş

Geçen hafta Sofya'daydım… Şehir önce; sarı taşlı bulvarları, eski Avrupa'nın izlerini taşıyan cephe süslemeleri, Rus Kilisesi'nin altın kubbesi ve ortodoks kiliselerinin ihtişamı ile gösterdi kendini… Ancak benim gözüm Çar Osvoboditel Bulvarı ile Rakovski Caddesi'nin kesiştiği köşede, yüz yıldır ayakta duran ve aslında halka kapalı bir bina olan “Central Military Club”’ta idi…

Uzun zamandır bu binanın yetkilileri ile ısrarlı bir yazışma halindeydim.. Zira 1913-1914 yıllarında bu binadan Sofya'ya askeri ateşe olarak gönderilen genç bir Türk subay geçmişti… 

Resmî tarih bu dönemi genellikle birkaç paragrafla geçer; oysa Sofya günleri belki de; henüz “Atatürk” soyadını almamış, henüz bir cumhuriyeti kurmamış, henüz sadece 32 yaşında bir binbaşı olan Mustafa Kemal'in fikirsel dünyasının asıl şekillendiği yerdi… Bu dönemi daha iyi kavrayabilmek için de Bulgaristan'ın askerî kalbi olan bu binaya girmeyi ve onun burada yaşadıklarını hissedebilmeyi çok istiyordum. 

Büyük ihtimalle akademik kariyerim ve kurucumuza olan samimi hayranlığımdan etkilenen askeri yetkililer bu salonun kapılarını benim için açtılar… 

Beni kapıda karşılayan ve binadaki rehberliğimi de üstlenen yetkilinin güler yüzlü karşılamasına eklediği “O bizim için de çok büyük bir liderdir...” cümlesi heyecan ve gururumu ikiye katladı… Bu kıymetli yetkilinin adı Vlado'ydu… İlerleyen saatlerde anladım ki Vlado sıradan bir yetkili değil, neredeyse bu hikâyeyi yıllardır anlatacak birini bekleyen bir gönüllüydü…

Önce bir parantez açmak gerek; çünkü bu hikâye, anlatıldığı mekândan ayrı düşünülemez… Central Military Club, 1895'te temeli atılmış, 1907'de tamamlanmış bir Neo-Rönesans yapısı… Çek mimar Antonín Kolá? tasarlamış, Bulgar mimar Nikola Lazarov bitirmiş… Yapının temeline 1885-86 Sırp-Bulgar Savaşı'nın Slivnitsa muharebe alanından bir taş yerleştirilmiş; yani daha kuruluş anında bir savaş hafızası taşıyor… Bina, Bulgaristan'ın Osmanlı yönetiminden çıktıktan sonra inşa ettiği ilk anıtsal yapılardan biri… Üç katlı, iki kanatlı, üç görkemli kuleli… İçinde 450 kişilik bir konser salonu, Viyana'dan getirilmiş avizeler, mermer döşemeler, İtalyan ipekleriyle kaplı duvarlar var… Yani 20. yüzyılın başında Sofya elitinin balolarını, resepsiyonlarını ve devlet törenlerini düzenlediği, başkentin “misafir salonu” gibi bir mekân… İşte bizim genç binbaşının Sofya günlerinin asıl sahnesi de tam burası…

Mustafa Kemal, Kasım 1913’te -Balkan Savaşları'nın hemen ardından- Bulgar-Türk siyaseti arasındaki kırılmış güveni yeniden inşa etmekle görevlendirilmiştir. Selanik'te doğmuş, Bulgarların arasında büyümüş, Balkan kültürünü içeriden bilen bir subay bu görev için biçilmiş kaftandır. Sofya'da tam olarak 440 gün kalır. Bu 440 günün, ileride kuracağı modern Türkiye Cumhuriyeti'nin fikrî altyapısında ne kadar büyük bir yer tuttuğu ne yazık ki yeterince konuşulmuyor…

Sofya günleri yalnızca diplomatik raporlardan, gizli istihbarat görüşmelerinden ve resmi ziyaretlerden ibaret değildi elbette… Mustafa Kemal kaldığı otelin kazinosunda bir akşam, hayatının seyrini etkileyecek bir kadınla tanışır: General Stiliyan Kovachev'in kızı Dimitrina Kovacheva… Yakınlarının “Miti” diye seslendiği bu genç kadın, İsviçre'de müzik ve edebiyat okumuş, dönemin Bulgar entelektüellerinin tipik bir temsilcisidir… Piyano çalan, kitap okuyan, Avrupa kültürüyle iç içe büyümüş bir genç kızla aralarında derin bir aşk başlar… Bu, sadece bir aşk değil bence Mustafa Kemal'in “modern kadın” imgesini şekillendiren de bir gelişmedir..

Mustafa Kemal için bu ilişkinin sıradan bir flörtün çok ötesinde bir anlamı vardır. Miti’yi babasından istemek için generalin konağına gider… İki subay sohbet ederken yalnızca bir yıl önce, 1912 Balkan Savaşı'nda farklı cephelerde birbirlerine karşı savaştıkları ortaya çıkar. Bu, iki olgun asker için sorun değildir; ama yine de General, kızını bir Türk subayına vermeye razı olmaz… 

Arkadaşları Mustafa Kemal’e sevdiği kızla birlikte Paris'e, Roma'ya ya da Londra'ya kaçmalarını önerir.. Bu öneriye Mustafa Kemal'in verdiği cevap ise onun karakterine dair önemli bir ipucu verir:  “Asla… Ben bir babanın iradesini çiğnemem…” Esasen kural yıkmaktan çekinmeyen bir adamın, onurunu ve gelenekleri korumayı bilmesi ne kadar saygıdeğer bir duruştur…

Mustafa Kemal'in Sofya'daki en çarpıcı sahnesi ise başka bir gecede yaşanır… 1913'ün son akşamı, 1914'e girilirken Central Military Club'ın o görkemli balo salonunda büyük bir yılbaşı balosu düzenlenir… Kral I. Ferdinand orada, Sofya'nın elit kesimi orada, yabancı diplomatlar orada… Mustafa Kemal o gece salona İstanbul'dan özel olarak getirttiği bir yeniçeri kostümüyle girer… Bu, basit bir kostüm tercihi değildir elbette … Yeniçeri; asırlarca Balkanları yönetmiş Osmanlı elit askerinin simgesidir… Onu, Bulgar başkentinin balo salonunda yeniden hayata döndürmek; cesur, ironik ve bilinçli bir tercihtir… Bu duruş, ileride Cumhuriyet'in kurucusu olacak adamın daha o günden “tarihle barışık ama geleceğe yönelmiş” kişiliğinin de işaretlerinden biridir…

O gece salonun bir köşesinde Dimitrina piyanonun başına geçer… Müzik başladığında Mustafa Kemal kalabalığı bırakıp piyanoya yaklaşır ve yan tarafa dayanır… Dimitrina çalar, o dinler… Vlado bana o piyanonun durduğu yeri gösterdiğinde tüylerim diken diken oldu… “Aynı piyano değil,” dedi, “ama benzer bir piyano… İnsanlar bu sahneyi unutmadı, nesilden nesile aktardı…” O an düşündüm: Tarih bazen meydanlarda, savaş alanlarında değil; bir piyanonun yanına dayanmış bir subayın sessizliğinde yaşıyor…

1915’e gelindiğinde Birinci Dünya Savaşı kapıdadır… Mustafa Kemal artık yarbaydır, geri çağrılır ve cepheye gönderilir… Sofya ile birlikte Dimitrina ve aşlarına tanıklık eden balo salonu da geride kalır… İki insan iki ayrı yola düşer; her ikisi de farklı aileler kurar, farklı kaderler yaşar… Ama 2 genç insanın yaşadığı  o saf aşk hiçbir zaman tamamen sona etmez… Cumhurbaşkanı olduktan sonra bile, Atamız’ın gelen Bulgar misafirlerine hep “Dimitrina nasıl?” diye sorarak ondan bir haber almayı umduğu bilinir. 

Vlado'nun bana anlattığı en şaşırtıcı sahnelerden bir başkası da Cumhurbaşkanlığı dönemine aittir… Atatürk, sarayda Balkan ülkelerinden gelen halk müziği ve dans topluluklarını ağırlamaktadır… Bulgar dansçılar ve müzisyenler de oradadır… Bahçede çalmaya ve oynamaya başladıklarında Atatürk bir kadın dansçıyı davet eder ve Bulgar halk dansı “ruçenitsa”yı onunla birlikte oynar… Atamız içinden geçtiği bu şehri bedenine kaydetmiştir adeta… 

Vlado sohbetimiz sırasında telefonunu çıkardı ve son zamanlarda Bulgaristan'da çok satan bir kitabın kapağını gösterdi: “440 dni. Atatürk Bulgaristan'da”… Yazarı, BTA'nın yıllardır İstanbul muhabirliğini yapan Bulgar gazeteci Nahide Deniz… Kitap, Mustafa Kemal'in Sofya'daki 14 ayını arşiv belgeleri, Türk Genelkurmay raporları, döneme tanıklık etmiş ailelerle yapılan röportajlar ve hem Bulgar hem Türk historiyografisinin kaynaklarıyla birlikte ele alıyor… Suikast girişimleri, Sofya elitiyle kurduğu temaslar, sıradan halkla buluşmaları ve elbette Dimitrina ile yaşadığı ilişkinin gerçek hikâyesi de kitabın temel başlıkları arasında… Deniz'in bir tespiti var ki bence yazının başlığı olabilir: “Bulgaristan, Atatürk reformlarının daha sonra kristalleşeceği bir laboratuvardır…” Kitap Ciela, Ozone, Orange gibi büyük kitabevlerinde raflarda; Bulgar okurlar da büyük ilgi gösteriyor…

Mustafa Kemal Atatürk 1938'de, çok erken bir yaşta hayatını kaybeder… Dimitrina ise 1966'da, 74 yaşına ulaşmış olarak vefat eder… Söylenenlere göre hayatının son akşamında gideceğini hissetmiş ve son sözleri Mustafa Kemal'e dair olmuştur… İki insan, iki ayrı vatan, iki ayrı hayat ama tek bir gönül… Belki tarih bunu bir dipnot olarak görür; ama insan ruhunun arşivinde böyle dipnotlar bazen kitabın kendisinden daha kalıcıdır…

Vlado'nun anlattığına göre  yedi-sekiz yıl önce Türkiye Cumhuriyeti'nden bir parlamento heyeti, Dışişleri Komisyonu başkanının liderliğinde bu binayı ziyaret etmiş… Aynı hikâye, tercüman aracılığıyla onlara da anlatılmış… Yeniçeri kostümünden bahsedildiğinde heyet başkanı, Vlado'yu yanına çağırmış ve telefonundan bir fotoğraf göstermiş: O yeniçeri kostümü, bir asır sonra İstanbul'daki müzesine geri dönmüş; yani evine kavuşmuş…

Central Military Club, girişte de belirttiğim gibi, halka kapalı bir bina… Ama Vlado'nun “Çok özel meraklılar, komplekse mesaj atıp şanslarını deneyebilirler…” sözlerini siz değerli okuyucularla paylaşmayı bir görev sayıyorum…

Atatürk’ün Sofya günleri, modern Türkiye’nin kuruluş hikâyesinde önemli bir başlangıç gibidir. Cumhuriyet fikrinin izleri yalnızca Ankara’da ve İstanbul’da değil, Sofya’nın çok özel balo salonunda da görülebilir. Bu yüzden Sofya, Türkiye için sadece komşu bir başkent değil; Cumhuriyet hafızasının anlamlı bir parçasıdır.

Ziyaret talebimi geri çevirmeyen Central Military Club’a ve Atatürk’e olan saygısı ve bilgisiyle günümü çok özel kılan kıymetli Vlado’ya en derin saygı ve teşekkürlerimi sunuyorum…

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Turktime uygulamasını indirin, günün gelişmeleri cebinize gelsin.
Google Play
App Store
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR RÖPORTAJLAR PORTRELER ANKARA KULİSİ FOTO GALERİ VİDEO GALERİ KÜLTÜR SAĞLIK EKONOMİ TEKNOLOJİ ANALİZ TEKZİP
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Copyright © 2026 Turktime