Unutulan her hakikat, insanı kaçtığı sona biraz daha yaklaştırır.
İnsan, en çok kaçtığı gerçeğin tam ortasında yaşar. Unutarak rahatladığını sanır, oysa unuttuğu şey onu her gün biraz daha kendine yaklaştırır. Ölüm… Ertelenemeyen, ötelenemeyen, devredilemeyen, geciktirilemeyen ve asla inkâr edilemeyen mutlak hakikat.
Bu dünya, insanın kendine kurduğu en büyük yanılsamadır. Güç için verilen mücadeleler, makam için edilen kavgalar, servet uğruna harcanan ömürler… Hepsi, sonunda iki metre kefene ve iki metre toprağa sığan bir hikâyeye dönüşür. Ne bir unvan girer kabre ne bir servet ne de alkışlar. Toprağın dili tektir: “Getirdiğin nedir?”
Bugün yeryüzü, insanın hırsıyla yanıyor. Siyaset uğruna kırılan kalpler, çıkar uğruna dökülen kanlar, güç uğruna yakılan şehirler… Peki sonuç? Bir avuç toprak. Ve arkasında bırakılmış yarım hikâyeler, kırık hayatlar, susmayan vicdanlar. Nice imparatorluklar geldi geçti; ne adları kaldı, kendileri toprak oldu. Firavunlar, krallar, sultanlar… Hepsi gücü mutlak sandı, ama hepsi toprağa aynı şekilde döndü.
Kur’an’da insanın bu büyük gafleti açıkça hatırlatılır: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) Bu ayet, bir tehdit değil; bir hatırlatmadır. Kaçışın olmadığını, ertelemenin mümkün olmadığını, herkes için eşit olan tek sonun ölüm olduğunu bildirir. Ne zengin fakirden ne güçlü zayıftan kaçabilir bu hakikatten.
İnsanın en büyük yanlışı, ölümü uzak bir ihtimal gibi yaşamasıdır. Oysa ölüm, ihtimal değil; kesinliktir. Yakın değil, zaten yürüyen bir süreçtir. İnsan çoğu zaman ölümü inkâr etmez; sadece ertelediğini sanır. Oysa her erteleme, gerçeğe bir adım daha yaklaştırır. Her nefes, bir öncekinden daha fazla yaklaştırır bizi o sona.
Bir başka ayette şöyle denir: “Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bile bulunsanız ölüm size ulaşır.” (Nisâ, 78) İşte bu yüzden mesele ölmek değil; nasıl yaşadığımızdır.
Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Bu kadar kavga, bu kadar hırs, bu kadar yıkım… Neye değdi?
Bir insan, arkasında ne bırakır? Servet mi? Hayır. Güç mü? Hayır. İz bırakır. Amel bırakır. Dua bırakır. Ve yine Kur’an’ın açık bir ölçüsü vardır: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39) Bu sözler zamanın değil, hakikatin sözleridir. Yani bu dünya biriktirme yeri değil, imtihan yeridir. Sahip olduklarımız değil, yaptıklarımız konuşur bizim adımıza.
Bugünün insanı, ölümü konuşmaktan kaçıyor. Çünkü ölüm, konforu bozar. Planları sorgulatır. Hırsı anlamsızlaştırır. Ama unutulan her gerçek, daha sert bir şekilde geri döner. İşte burada çözüm başlar: Ölümü hatırlamak, hayattan vazgeçmek değildir. Aksine hayatı doğru yaşamaktır.
Güç için değil, adalet için yaşa. Biriktirmek için değil, paylaşmak için çalış. Yıkmak için değil, inşa etmek için var ol. Kinle değil, merhametle hareket et. Çünkü ölüm geldiğinde, geriye tek bir şey kalır: Hesap. Ve insan en sonunda şu gerçekle yüzleşir: kaçtığı her şey aslında onu beklemiştir.
Kur’an bu gerçeği şöyle özetler: “O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler kurtulur.” (Şuarâ, 88-89) İşte asıl mesele budur. Temiz kalp. Temiz niyet. Temiz bir hayat.
Ey insan… Unutma: Bu dünya senin mülkün değil, misafirhanendir. Ve misafir, yanında hiçbir şey götüremez. Ey insanoğlu ölüm var ölüm. Ve o geldiğinde, neyi kazandığın değil, neyi doğru yaptığın sorulacak.