İnternet fenomeni Yusuf Aydın Rasim Ozan Kütahyalı'nın yasa dışı bahis soruşturması kapsamında tutuklanmasıyla ilgili yazı kaleme aldı. Aydın yazısında' Dün “kahraman” ilan edilen isimler, bugün talimatla “hain” olabiliyor; dün eleştirilen politikalar, yarın övülmeye başlanıyor. Bu tutum, gazetecilik değil, açıkça kaypaklıktır. ülmeye başlanıyor'. İfadelerine yer verdi.
YUSUF AYDIN'IN YAZISI:
Rasim Ozan Kütahyalı, Türk medyasının en tipik “kaypak” örneklerinden biridir. Dün göklere çıkardığını bugün yerin dibine sokar, dün lanetlediğini bugün “devlet adamı” diye pazarlar.
Siyasi rüzgâr nereye eserse oraya savrulan, ilke diye bir şeyi hiç tanımamış, sadece konjonktüre göre pozisyon alan bir karakter yoksunluğunun adıdır o.
Birgün “hükümet yanlısı” pozunda ağlarken, yarın aynı koltuklara tekrar kurulmak için her şeyi inkâr etmekten çekinmez.
Kaypaklığın, samimiyetsizliğin ve “kişilik” diye bir şeyi hiçe saymanın ete kemiğe bürünmüş halidir Rasim Ozan Kütahyalı.
Kısacası: Ne dediği değil, kimin yanında durduğu önemlidir onun için. Gerisi teferruattır. Dün FETÖ’nün tarafı bugün yasadışı bahis konusu bunun en bariz örneğidir.
Peki ya Türk medyası…
Türkiye’de medya, uzun zamandır gazeteciliğin temel ilkelerini hiçe sayan, kaypaklığın yanında saf tutan bir yapıya dönüştü. Objektiflik, tarafsızlık, doğruluk ve kamu yararı yerine, güç ve çıkar ilişkilerine endeksli yayıncılık hâkim hale geldi.
Birçok medya kuruluşu, siyasi rüzgârın yönüne göre anında pozisyon değiştiriyor. Dün “kahraman” ilan edilen isimler, bugün talimatla “hain” olabiliyor; dün eleştirilen politikalar, yarın övülmeye başlanıyor. Bu tutum, gazetecilik değil, açıkça kaypaklıktır.
Sözde “bağımsız” kanallar bile, patronaj ilişkileri ve siyasi baskılar karşısında suskun kalmayı veya aktif olarak yandaşlık yapmayı tercih ediyor.
Gazetecilik ilkeleri – ki bunlar evrensel standartlardır: doğruyu söylemek, tarafsız olmak, hesap verebilirlik, sansürden kaçınmak vs. Türkiye’de büyük ölçüde rafta kaldı. Manşetler gerçekleri değil, istenen algıyı şekillendiriyor.
Muhalif sesler marjinalleştiriliyor, eleştirel haberler ya görmezden geliniyor ya da karalanıyor. Bu, medyanın kamuoyunu aydınlatma görevini terk edip, manipülasyon aracına dönüşmesi anlamına geliyor.
Sonuç olarak, toplumun güvenilir bilgi kaynağına olan ihtiyacı karşılanmıyor.
Vatandaşlar kutuplaşmış, tek tipleştirilmiş ve çoğu zaman yanıltıcı içeriklerle besleniyor.
Gerçek gazetecilik yapan az sayıdaki isim ve platform ise baskı, ekonomik zorluk ve dijital linç tehdidi altında ayakta kalmaya çalışıyor.
Türkiye medyasının bu kaypak duruşu, sadece mesleki bir utanç değil; aynı zamanda demokrasiye ve toplumsal huzura da büyük bir darbedir. İlkeli, cesur ve bağımsız bir medya olmadan sağlıklı bir kamuoyu oluşması da mümkün değildir. Ne yazık ki bugün, medyanın büyük kısmı bu sorumluluğu taşımaktan çok uzak duruyor.