Turktime

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Gül: SAVAŞ ÇIĞIRTKANLIĞI MI, SAVUNMA STRATEJİSİ Mİ?

Prof. Dr. Cengiz Gül bugünkü köşesinde “HAZIR OL CENGE, İSTİYORSAN SULH-U SALAH” SAVAŞ ÇIĞIRTKANLIĞI MI, SAVUNMA STRATEJİSİ Mİ? başlıklı yazısını kaleme aldı. İşte Prof. Dr. Gül'ün yazısı...
ABONE OL
Abone Ol
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Gül: SAVAŞ ÇIĞIRTKANLIĞI MI, SAVUNMA STRATEJİSİ Mİ?
Haberler / Medya
19 Mayıs 2026 Salı 12:22
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
X'te Paylaş
Linkedin'de Paylaş
Whatsapp'ta Paylaş
E-posta ile Paylaş

Prof. Dr. Cengiz Gül bugünkü köşesinde “HAZIR OL CENGE, İSTİYORSAN SULH-U SALAH” SAVAŞ ÇIĞIRTKANLIĞI MI, SAVUNMA STRATEJİSİ Mİ? başlıklı yazısını kaleme aldı. İşte Prof. Dr. Gül'ün yazısı...

Ülkelerin, düşman unsurlara karşı savunmasının temelinde, öncelikle caydırıcı bir asker ve silah gücüne sahip olması yatmaktadır. Düşman bir unsurun, harekete geçmeden önce yüz defa düşünmek zorunda kaldığı bir ülkenin, gerçek bir caydırıcı güç potansiyeline sahip olduğundan bahsedilebilir. Gerçek bir caydırıcı güç için de, sahip olunan asker ve silah kabiliyetleriyle düşmanlarının gerisine düşmemek bir yana, daha da ilerisine geçmenin şart olduğunu özellikle belirtmek gerekir. Savunma sanayiinde büyük ölçüde dışa bağımlı olunması ve müttefik zannedilen ülkelerin insafından medet umulması gibi, ülke savunmasının başka devlet veya örgütlere ihale edildiği durumlarda, bir ülkenin tam anlamıyla etkin bir caydırıcı güce sahip olabildiğinden ise asla söz edilemez. Bu noktada Basra Körfezi ülkelerinden Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın, İran tarafından yapılan misilleme saldırıları karşısında, sergiledikleri savunma zafiyetleri ile gayet perişan ve ibretlik bir duruma düştüklerine dikkat çekmek gerekir. Şöyle ki, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattıkları savaşta, İran’ın da kendini savunma kapsamında, ABD üslerine misilleme saldırıları düzenlemesine rağmen, savunma ve güvenliklerini yüzlerce milyar dolar karşılığında ABD’nin insaf ve keyfine bırakan bu körfez ülkeleri, kendilerine vaat edilen hiçbir savunma ve koruma hizmetini alamadıklarını da acı bir şekilde görmüş oldular. Ortadoğu coğrafyasında işgalci, ırkçı ve emperyalist hedeflerle hareket eden Gazze soykırımcısı İsrail’i, tam ve sınırsız bir destekle koruyup kollamayı öncelikli politikası sayan ABD’nin, bir İslam ülkesi olan İran’dan, Körfez’deki diğer İslam ülkelerine yönelen misilleme saldırıları karşısında, kayıtsız kalmasının ise şaşılacak hiçbir tarafı yoktur. Zira tarihi ve kültürel kodlarında İslam âlemine karşı asla bir ahde vefa duruşu bulunmayan ABD öncülüğündeki Batılı dünyanın, saldırı halinde koruma kalkanı olacağına yönelik verdiği sözlere uymak bir yana, bu noktada Evanjelik ve Siyonist güdümlü temel hedefinin, İran ile Körfez’deki diğer İslam ülkeleri arasında çıkmasını şiddetle arzuladığı bölgesel bir savaş olduğunu da özellikle belirtmek gerekir. İşte bu hedeflerine ulaşmak için Siyonist rejimin ABD’yle birlikte, sahte bayrak operasyonlarından tutulsun, sivil yerleşimlerin vurulmasına ve dezenformatif / provokatif söylem ve eylemlere varana kadar, Körfez ülkelerindeki sivil halkı, yönetimlerini devirmeye yönelik isyan ve iç karışıklık çıkartmak için çok uğraştıkları görülmektedir. İran’da devlet başkanı Ayetullah Ali Hamaney ve üst düzey yöneticileri öldürmekle hemen düşeceğini zannettikleri rejimi, bir halk isyanı ve devrimiyle de ortadan kaldıramayan ve hatta nükleer silah ve balistik füze kapasitesini bile engelleyemeyen ABD ve İsrail, Ortadoğu’da bölgesel bir savaş çıkartma hamlelerinden de istedikleri sonucu alamamışlardır. İran’a karşı başlattığı savaşta ABD’nin yanında konumlanan ve soykırımcı İsrail’in de, Gazze başta olmak üzere, yaptığı tüm barbarlıklara sessiz kalarak zımnen destek veren Körfezdeki Arap ülkeleri, ABD’nin ipiyle kuyuya inmemeleri gerektiğini acı biçimde de olsa görmelerini müteakip, savunma stratejilerine ilişkin olarak yeni bir yön arayışına girmeleri gerektiğini fark etmeye başlamışlardır.

Savunması ABD’ye Emanet Avrupa’nın Kibir Balonu Patlarsa

Kendi savunma ve güvenliklerini Siyonist-Haçlı cephesine ihale ve emanet etmemeleri gerektiğini geç de olsa gören Körfez’deki İslam ülkeleri gibi, savunmalarını NATO ittifakına güvenerek tümüyle ABD’ye teslim eden Avrupa ülkeleri de, kendi öz savunma sistemlerine sahip olmaktan başka bir çare olmadığını anlamak durumunda kalmışlardır. İran’a karşı başlattıkları savaşta, Hürmüz Boğazı’nı kapatan İran’a geri adım attırmak için NATO misyonu kapsamında, Avrupa ülkelerinden acil yardım isteyen ABD ve İsrail’e beklenen yardımın gelmemesi üzerine, adeta sırtından hançerlenmiş gibi bir öfkeyle NATO’dan çekilmeyi ve Avrupa’daki askeri varlığını bitirmeyi de dillendiren ABD’nin bu tehditleri karşısında, yeni bir güvenlik ve savunma mimarisi oluşturma telaşına giren Avrupa’nın, içine düştüğü panik halinin de etkisiyle, Çin ve Rusya’yla bile daha ılımlı ve işbirliğine yakın ilişkiler kurmaya çalıştığı görülmektedir. 2. Dünya Savaşı’nı müteakiben, yani Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında, sırtını ABD’ye dayamakta olan Avrupa ülkelerinin, savunma sanayi noktasında da ABD’ye büyük ölçüde bağımlı olmaktan kurtulmak ve Avrupa güvenlik mimarisini yeniden inşa etmek noktasında, özellikle Türkiye’ye ne kadar muhtaç oldukları gerçeğinin anlaşılmaya başladığı görülmektedir. Son yıllarda büyük bir gelişme ve atılım içinde olan Türk savunma sanayisi ürünleriyle, dünyanın çeşitli coğrafyalarından ülkelerin yanı sıra, başta İspanya ve Polonya olmak üzere, Avrupa ülkelerinin de kendi savunmalarını güçlendirmek için ciddi şekilde ilgilendiklerini ve bu ürünlerden almak için sıraya girdiklerini önemle belirtmek gerekir. 2019 yılında Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonlarına karşı çıkması nedeniyle, İHA’lar için almak istediğimiz kamera sistemlerini vermeyerek ambargo uygulayan Kanada bile, şimdi Türkiye’den SİHA almak için yoğun bir çaba harcamaktadır. “Kötü komşu ev sahibi yapar” düsturunu hatırlatırcasına, Kanada’nın o zaman sergilediği bu tavrın, savunma sanayimiz için itici bir motivasyon olduğu gerçeğinden başka, aslında Batılı ülkelerin Türkiye özelinde İslam dünyasına olan husumetlerini yansıttığını da unutmamak gerekir. Savunmada dışa bağımlılığın kötü tecrübelerini geçmişte çok yaşamış olan Türkiye’nin, özellikle iki binli yılların başından beri savunma sanayi alanında gösterdiği bu muhteşem atılım ve performansın, ekonomik planda 10 milyar doları bulan ihracat artışının da ötesinde, asıl bölgesel ve küresel açıdan caydırıcı bir silah gücü olmak itibariyle çok ciddi bir getirisi bulunmaktadır. Zamanında Heron adlı basit ve çabuk bozulan İHA’larını, Türkiye’ye hem de fahiş fiyatlarla satan işgalci ve soykırımcı İsrail, sadece donanımını verdiği bu ürünlerin, yazılımını ise elinde tutup keyfi müdahalelerle isteği dışında kullanımını engellemeye ve bozulduklarında ise tamirini kasten geciktirmek suretiyle bir savunma zafiyeti yaşamamıza da yol açmaktaydı.

Caydırıcı Bir Bölgesel ve Küresel Güç Olma Yolunda Türkiye

Düşmanca bir motivasyonla, uyguladıkları ambargo ve her türden engellemelere rağmen Türkiye’nin, İHA ve SİHA’larının yanı sıra, insansız savaş uçağı ‘Kızılelma’ ile insansız silahlı deniz araçları (İDA)’larla, insansız savaş teknolojileri sahasında dünya süper ligine çıktığı ve harp konseptini de dönüştürdüğü söylenebilir. 5. nesil insanlı savaş uçağı olarak, ABD’nin F-35’lerinden geri kalmayan KAAN’ın yanı sıra, Türkiye’nin, hava savunma sistemleri konusunda ise, Çelik Kubbe’nin de seyir füzeleriyle birlikte, orta ve uzun menzilli tüm unsurlarını oluşturan füze sistemlerini geliştirmesi ve bunların seri üretimine geçmesi, bölgesel olmanın da ötesinde küresel bir caydırıcı güç olma yolunda emin adımlarla ilerlediğini göstermektedir. Hatta bu hava savunma sistemleri içerisinde, ‘Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayi’, yani kısaca SAHA 2026 EXPO fuarında iki yüzden fazla yeni savunma teknoloji ürünleriyle birlikte, özellikle ‘Yıldırımhan’ adlı 6000 km menzilli kıtalararası balistik füze de, Türkiye’nin savunma sanayi alanındaki iddia ve kabiliyetlerini olduğu kadar, dosta güven ve düşmana korku salacak ölçekteki etki değerini de ortaya koymaktadır. Türkiye’de Roketsan tarafından yerli ve milli imkânlarla üretilen Yıldırımhan füzesine karşı, özellikle soykırımcı İsrail ile Yunanistan cenahından gelen rahatsızlık homurtularına, yurt içinden ise bazı haset içerikli gayrı milli söylemler de eşlik etmektedir. Dünyada pek çok devletin imrenerek ve hatta düşmanca bir kıskançlıkla da baksa, övmekten geri durmadığı Türk savunma sanayisindeki bu fevkalade gelişmeler karşısında, ürünlerin maket olduğundan, başka ülkelerde üretildiğine ve göz boyamak için algı oluşturulduğuna varana kadar çeşitli iftira ve dezenformasyon çıkaranların, gururlanmak yerine takındıkları bu hasmane tavırla, adeta beşinci kol faaliyeti yürüttükleri söylenebilir. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs başta olmak üzere, Türkiye düşmanı unsurlar, 6000 km menzilli kıtalararası Yıldırımhan füzesinin tüm özelliklerine karşı şaşkınlık ve panik içinde neler yapabileceklerini belirlemeye çalışırken, ülke içinde ise, füze üzerindeki Kemal Atatürk imzasının, ‘yurtta sulh cihanda sulh’ sözüyle çeliştiğini ileri süren marjinal zihin dünyaları boy göstermekteydi. Sulh kelimesiyle kastedilen barıştan, köşesine sinmiş, bölgesi ve dünyayla ilgili konularda suya sabuna dokunmayan, savunma sanayinde hiçbir şey üretemeyip tamamen dışa bağımlı halde bulunan bir Türkiye’yi anlayan bu zihniyet, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve diğer düşman unsurlara karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nın, taş atarak veya bilek güreşi yaparak ve dahası düşmanlarına savaşın kötülüğünü anlatıp ikna ederek mi kazanıldığını sanmaktadır. Batılı ülkelerin ‘Şark Meselesi (Doğu Sorunu)’ diyerek Haçlı ruhuyla, Türkleri Balkanlar’dan ve Anadolu’dan tamamen sürüp atmak hedefleri kapsamında topyekûn bir işgalle saldırıya geçtiği 1918 sonrası süreçte, varını yoğuna katan bu millet, nasıl ki savaş meydanlarında düşmanlarını perişan edip, kanı ve canıyla kazandığı zaferlerle hayata geçirdiği sulh ve barışı, bu gün de yine aynı potansiyel düşmanlarına karşı, Yıldırımhan füzesinin de damga vurduğu tüm savunma sanayi ve savaş teknolojileriyle caydırıcı bir silah gücüne sahip olarak devam ettirmektedir. Sahip olunan bu yerli ve milli savunma ürünleri hiç kullanılmasa bile, sahip olduğumuz yazılımlarıyla birlikte, her an kullanılma ihtimalleri dahi, düşman unsurların saldırganca niyet ve eğilimlerini frenlemek ya da tümüyle engellemek suretiyle, etkin bir caydırıcılık sağlayarak, sulh ve barışın da teminatı olabilmektedir. O halde barışın yolu, tüm askeri güç ve silah kabiliyetleriyle her an savaşa hazır olmaktan geçmektedir. Yazılımını ve tam kapasite kullanımını bize vermedikleri en iyi savunma ve savaş teknolojilerini satın alabilmekten ziyade, şimdi de yapmaya çalıştığımız gibi, bunları milli imkânlarla üretebilme gücüne sahip olduğumuzda, başka güçlerin kurduğu oyunlara gelmekten kurtulup, oyun bozucu ve hatta oyun kurucu haline dönüşmemiz mümkün olacaktır. Düşmanın silahıyla ve daha fazlasını donanmak suretiyle kazanılan bu caydırıcı güç, bir savaş çığırtkanlığı olmayıp, gerçek bir savunma stratejisidir ve sulh-u umuminin, yani genel barışın da yolu her daim cenge hazır olmaktan geçmektedir..

            

YORUM EKLE

Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır

YORUMLAR


   Bu haber henüz yorumlanmamış...

Sayfa başına gitSayfa başına git
Turktime uygulamasını indirin, günün gelişmeleri cebinize gelsin.
Google Play
App Store
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR RÖPORTAJLAR PORTRELER ANKARA KULİSİ FOTO GALERİ VİDEO GALERİ KÜLTÜR SAĞLIK EKONOMİ TEKNOLOJİ ANALİZ TEKZİP
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Copyright © 2026 Turktime