Turktime
Tekin Öget

RÜZGÂRI KİM ESTİRİYOR?

11 Eylül 2026 Cuma
Facebook'ta Paylaş
X'te Paylaş
Linkedin'de Paylaş
Whatsapp'ta Paylaş
E-posta ile Paylaş

Yeni bir eğitim-öğretim yılının eşiğindeyiz. Şehirlerin sokaklarında taze bir telaş, okul bahçelerinde çocuk sesleri, boyalı sıralar ve büyük umutlarla evlatlarını kapıdan uğurlayan anne babalar… Dışarıdan bakıldığında her şey ne kadar mutad, ne kadar pürüzsüz ve parlak. Ancak bu yapay vitrinin arkasına, o loş okul koridorlarına iyice yaklaştığımızda, kulakları sağır eden sessiz bir çığlıkla irkiliyoruz. Adına modern dünyanın soğuk diliyle "akran zorbalığı" dediğimiz, oysa düpedüz bir merhamet ve vicdan kuraklığı olan toplumsal bir fırtınanın tam ortasındayız. Çocuklarımızın elindeki defterlerin, çantalarındaki kitapların arasına sinsice sızan bu şiddet ve dışlama sarmalı, sadece bir okul disiplini sorunu değildir. Sıralarda yaşananlar, neredeyse her dört çocuktan birinin bu koridorlarda sistematik bir baskıya, fısıltı suikastlarına ve sessiz bir yalnızlığa mahkûm edildiğini gösteriyor. Bu tablo, kökleri derinlerde olan bütüncül bir zihniyet krizinin ve eğitim sistemimizin en sarsıcı iflas ilanıdır.

Peki, bu fırtınayı koparan rüzgâr nereden esiyor? Şunu sormak zorundayız: Yukarıda, yani siyaset meydanlarında, televizyon ekranlarında, sosyal medya kürsülerinde hırçın, acımasız ve kutuplaştırıcı bir rüzgâr estirirken; aşağıda, okul koridorlarındaki çocukların birbirine şefkat göstermesini nasıl bekleyebiliriz? Biz büyükler, dili bir silah gibi kullanmayı marifet sayarken, o çocukların sınıflarda birbirini kelimelerle, siber fısıltılarla katletmesine şaşırıyoruz. Her gün binlerce çocuğun bu baskı yüzünden okul kapılarından korkarak girmesi, yukarıda ektiğimiz o sert rüzgârın aşağıda nasıl birer ruhsal yıkım fırtınasına dönüştüğünün en somut delilidir. Rüzgâr devletin ve toplumun zirvesinde ekiliyor, fırtına okul sıralarında biçiliyor.

Milli Eğitim Bakanlığı ve siyaset kurumu, her yıl değişen sınav sistemleriyle, yapboza dönen teknik müfredatlarla uğraşmayı artık bir kenara bırakmalıdır. Bizim müfredatımız hınca hınç dolu ama insanlık tarafımız eksik. Çocuklara trigonometri şampiyonu olmayı başarının yegâne şartı gibi dayatan bu mekanik akıl, fıtratı ıskalıyor. Eğitim felsefemiz, insanı sistemin dişlileri arasında bir "rakip" olarak kodlayan Sosyal Darwinist vahşetten acilen kurtulmalıdır. Akademik camia fildişi kulesinden inmeli, sosyologlar sahaya çıkmalı ve Meclis çatısı altında okul güvenliğini sadece polisiye tedbirlerle değil, ahlaki bir koruma kalkanıyla örecek bir "Okul Güvenliği ve Akran Baskısı Yasası" ivedilikle ihdas edilmelidir.

Elbette teşhisi koymak yetmez; bu toplumsal cinnet fırtınasını dindirecek köklü tedavi yöntemlerini de cesaretle masaya yatırmak zorundayız. İlk adım olarak, okullardaki rehberlik ve psikolojik danışmanlık mekanizması tepeden tırnağa revize edilmelidir. Rehber öğretmenler bürokratik evrak memurluğundan kurtarılmalı, okullardaki öğrenci-öğretmen rasyosu insan onuruna yakışır seviyeye çekilerek her çocuğun ruhsal kırılganlığı yakından takip edilmelidir. Müfredata, soyut kavramlardan ibaret olmayan, doğrudan hayata dokunan "Empati, Dijital Ahlak ve Öfke Kontrolü" dersleri zorunlu olarak eklenmelidir. Akran zorbalığı vakalarında idari körlük gösteren, kurumun adı lekelenmesin diye olayları sübvansiyon mekanizmalarıyla halı altına süpüren idarecilere karşı ağır idari ve hukuki yaptırımlar getirilmelidir. Akran baskısı uygulayan zorbaya sadece cezalandırıcı değil, rehabilitasyon odaklı; mağdur çocuğa ise kesintisiz psikososyal koruma sağlayan ikili bir koruma kalkanı devreye sokulmalıdır.

Bu muhasebeden ebeveynler de kaçamaz. Evlerinde "Ezilme, gerekirse sen de vur", "Sınıftaki herkesten önde olmalısın" telkiniyle çocuk yetiştiren, başarıyı sadece yüksek nottan ibaret gören her anne baba, farkında olmadan o zorbalık rüzgârına odun taşımaktadır. Unutmayalım ki çocuklar bizim sözlerimizi değil, ayak izlerimizi takip eder. Evde nezaketi, sokakta merhameti, trafikte saygıyı görmeyen bir çocuğun okulda zorbaya dönüşmesi kaçınılmaz bir sosyolojik çıktıdır. Çözüm, evlatlarımıza sadece yarışmayı değil, paylaşmayı; sadece kazanmayı değil, bir başkasının elinden tutmayı yeniden öğretmekten geçer. Öğretmen ise sadece tahtaya ders yazan bir memur değil, o koridordaki sessiz imdat feryatlarını duyan bir vicdan mimarı olmak zorundadır.

Ve nihayet, çuvaldızı kendimize, yani yazar, çizer, medya ve akademik statüdeki tüm entelektüel kitleye batırmak zorundayız. Reyting uğruna şiddeti ve gücü estetize eden dizileri, tık uğruna öfkeyi körükleyen haberleri toplumun önüne sürdüğümüz sürece, biz de bu çürümenin suç ortağıyız. Popüler olanın sığlığından sıyrılıp, kadim irfan zeminine dönmekle mükellefiz. Medya organları, şiddet kültürünü besleyen içeriklere karşı kendi otokontrol mekanizmalarını kurmalı ve toplumsal sağduyuyu inşa edecek bir dil birliğine varmalıdır.

Zil, sadece ders saatini bildirmek için çalmıyor; zil, aslında can çekişen toplumsal vicdanımız için çalıyor. Bugün o koridorlardaki çocuk feryatlarına kulak tıkarsak, yarın sokakları esir alacak o devasa cinnet rüzgârının önünde hiçbirimiz duramayız. Yeni eğitim yılı başlarken sormamız gereken asıl soru şudur: Biz bu okullarda geleceğin aydınlık insanını mı inşa ediyoruz, yoksa kendi ellerimizle estirdiğimiz rüzgârda kendi geleceğimizi mi savuruyoruz? İşte tam da bu yüzden, kalbi boş bırakılmış bu mekanik eğitim sisteminin bizi getirdiği noktayı büyük mütefekkir Cemil Meriç on yıllar öncesinden tek bir cümleyle yüzümüze vuruyor:

"Kültür, insanoğlunun vatanıdır; irfandan mahrum bir eğitim ise o vatanı kendi elleriyle yıkan birer barbar nesil yetiştirir."

Fakat bu yıkıntı, bizim kaderimiz değildir. Unutmayalım ki en sert fırtınaların bile dindiremediği yegâne güç, bu toprakların köklerinde saklı olan o kadim şefkat ve irfandır. Eğer rüzgârı tersten estirmeyi başarabilirsek; meclisimizden evlerimize, medyamızdan sınıflarımıza kadar yeniden nezaketin, merhametin ve sevginin dilini inşa edebilirsek, o barbar nesillerin yerini bu vatanı omuzlarında yükseltecek aydınlık bir istikbal alacaktır. Karanlık ne kadar koyu olursa olsun, doğru ellerle yakılacak tek bir irfan meşalesi, okul koridorlarımızı da toplumsal geleceğimizi de aydınlatmaya muktedirdir. Umut buradadır, maya buradadır; yeter ki yüzümüzü yeniden insana ve vicdana dönelim.

 

Bir Not: 2026-2027 eğitim-öğretim yılının kapısını aralarken; yarınlarımızın teminatı, göz bebeğimiz olan tüm öğrenci kardeşlerimize, pırıl pırıl gençlerimize zihin açıklığı ve başarılar diliyorum. Bu kutsal yolda idealist bir ruhla kalem ve vicdan oynatan öğretmenlerimize, okullarımızı güvenli birer yuva kılmak için dertlenen fedakâr idarecilerimize hayırlı, huzurlu ve ilham dolu bir dönem temenni ediyorum. Yolunuz aydınlık, harcınız merhamet olsun.

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Turktime uygulamasını indirin, günün gelişmeleri cebinize gelsin.
Google Play
App Store
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR RÖPORTAJLAR PORTRELER ANKARA KULİSİ FOTO GALERİ VİDEO GALERİ KÜLTÜR SAĞLIK EKONOMİ TEKNOLOJİ ANALİZ TEKZİP
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Copyright © 2026 Turktime