Bir toplumu çökerten en sinsi mikrop nedir? Silahlar mı, krizler mi, yoksa içimizdeki haset mi? İşte toplumsal uyanışımızın önündeki o büyük pranga...
Bir toplumun geleceğini tanklar, tüfekler veya ekonomik krizler değil; içten içe kemiren sinsi bir mikrop kurutur: Haset.
Haset; en yalın tanımıyla, bir başkasının sahip olduğu nimetleri, başarıyı, huzuru veya mutluluğu çekememe; o değerlerin o kişiden çekilip alınmasını ve yok olmasını isteme duygusudur. İnsanın kendi eksikliğini, başkasını aşağı çekerek kapatmaya çalışmasıdır.
Bugün nereye baksak yapısal reformlardan, ekonomik reçetelerden, eğitim sistemindeki aksaklıklardan ve küresel güçlerin üzerimizde oynadığı büyük oyunlardan bahsediyoruz. Elbette bunların her biri hayati derecede önemlidir. Ancak gözden kaçırdığımız, ıskaladığımız çok daha derin, çok daha sinsi bir ruh hastalığı var.
Toplumsal bünyemizi felç eden, bizi "biz" olmaktan çıkaran o büyük bariyerin adı; başkasının iyiliğine, başarısına ve mutluluğuna tahammül edememe hastalığıdır. Biz ne ara "biri kazansın da hepimiz kalkınalım" düsturunu bırakıp, "bende yoksa onda da olmasın" raddesine geldik? Haset, sıradan bir bireysel ahlak sorunu değildir; toplumsal uyanışın önündeki en büyük prangadır.
Bir toplumda haset virüsü genelleştiğinde, kolektif bir başarı elde etmek imkânsız hale gelir. Çünkü bu virüsle malul olan zihinler, üretilen fikrin doğruluğuna veya topluma sağlayacağı faydaya bakmazlar; fikri ortaya koyanın şahsına odaklanırlar. Onu nasıl aşağı çekeceklerini, o başarıyı nasıl gölgeleyeceklerini hesaplarlar. Bu yıkıcı dürtü, sağlıklı bir rekabeti ve yapıcı eleştiriyi yok ederek yerine saf bir itibarsızlaştırma savaşı koyar. Üstelik yaşadığımız dijital çağ, bu sinsi hastalığı adeta kurumsallaştırdı.
Sosyal medyanın birer vitrine dönüştürdüğü yapay hayatlar, insanları birbirinin sadece "mutluluk pozlarına" düşman etti. Komşunun bağına bahçesine duyulan haset, artık ekran başından milyarlarca insana yönelen küresel bir öfkeye dönüştü. İnsanlık, başkalarının mutsuzluğundan gizli bir tatmin devşirecek kadar savruldu.
Oysa bizim medeniyet köklerimizin bize öğrettiği reçete çok nettir: Haset değil, gıpta; bencillik değil, diğergamlık. "Onda var, ne mutlu, çalışıp ben de yapmalıyım" demek bir toplumu büyütür, kamçılar ve üretken kılar. Ama "onda var, onda da yok olsun, o da benim gibi sürünsün" demek, topyekûn bir çürümeyi beraberinde getirir.
Unutmamamız gereken sarsılmaz bir hakikat var: Bireysel mutluluklar geçicidir ve kırılgandır. İçinde yaşadığımız toplum huzurlu ve mutlu değilse, tek bir kişinin evinde mutlu kalabilmesi sosyolojik olarak imkânsızdır. Hakiki ve kalıcı başarı, herkesin mutlu olabildiği, pastanın adaletle paylaşıldığı ve başarının alkışlanabildiği bir iklimde yeşerir.
Toplumsal faydayı ön planda tutan, geleceğe köklü bir miras bırakmak isteyen her bir ferdin ilk yapması gereken eylem, ruhundaki bu haset perdesini yırtıp atmaktır. Başkasının sevinciyle sevinmeyi, başkasının başarısıyla gururlanmayı yeniden öğrenmek zorundayız. Unutmayalım; biz birbirimizin ayağına çelme takarak değil, ancak birbirimizin elinden tutarak ayağa kalkabiliriz. Küllerimizden yeniden doğmanın yolu, içimizdeki haset virüsünü temizlemekten geçer.